Grip virüslerinde ortaya çıkan bazı genetik değişiklikler, virüsün yüzeyinde bulunan hemaglutinin adlı proteini etkiliyor. Hemaglutinin, virüsün hücrelere tutunmasını sağlıyor, aynı zamanda bağışıklık sisteminin virüsü tanımasında önemli rol oynuyor. Bu proteindeki değişiklikler, aşılar ya da daha önce geçirilen enfeksiyonlar sayesinde oluşan antikorların virüsü tanımasını zorlaştırabiliyor.
Pennsylvania Üniversitesinden Jiaojiao Liu, Scott Hensley ve arkadaşlarının Mart 2026’da NEJM Evidence dergisinde yayımlanan çalışması, 2025-2026 grip sezonunda yaygınlaşan H3N2’nin K alt soyuna odaklandı. Alt soy, aynı virüsün zaman içinde geçirdiği genetik değişiklikler sonucunda ortaya çıkan farklı alt gruplarından birini ifade ediyor. K alt soyu da H3N2’nin bu şekilde ortaya çıkan yeni bir alt grubu.
Araştırmacılar, K alt soyunun hemaglutinin proteinindeki 11 amino asitte farklılık olduğunu belirledi. Bu farklılıklar, H3N2’nin K alt soyu ile 2025-2026 sezonunda kullanılan grip aşısında yer alan alt soyu karşılaştırılarak saptandı. Amino asit farklılıklarının bazıları, antikorların virüsü tanıyıp bağlandığı bölgelerde bulunuyordu. Bu nedenle araştırmacılar, aşının oluşturduğu antikorların K alt soyunu ne kadar iyi tanıyabildiğini araştırdı.
Çalışmaya 24-81 yaşlarında 76 yetişkin katıldı. Katılımcılardan grip aşısı uygulanmadan önce ve uygulandıktan yaklaşık bir ay sonra kan örnekleri alındı. Araştırmacılar, kandaki antikorların virüsü ne kadar iyi tanıdığını anlamak için hemaglutinasyon inhibisyon testi adı verilen bir yöntem kullandı. Bu testte antikorların grip virüsünün kırmızı kan hücrelerine bağlanmasını ve kırmızı kan hücrelerinin kümeleşmesini ne ölçüde engelleyebildiğine bakılıyor. Engelleme ne kadar güçlüyse antikorların virüsü tanıma düzeyi de o kadar yüksek kabul ediliyor.

Aşıdan sonra katılımcıların çoğunda H3N2’nin hem aşıda bulunan alt soyuna hem de K alt soyuna karşı antikor yanıtı arttı. Ancak bu artış aynı düzeyde değildi. H3N2’nin aşıda yer alan alt soyuna karşı ölçülen antikor yanıtı, K alt soyuna karşı ölçülenden yaklaşık iki kat daha yüksekti.
Aşı uygulanmadan önce katılımcıların %39’unda, H3N2’nin aşıda yer alan alt soyuna karşı belirli bir düzeyin üzerinde antikor yanıtı vardı. K alt soyuna karşı aynı düzeyde yanıt gösteren katılımcıların oranı ise yalnızca %11’di. Aşıdan sonra bu oranlar sırasıyla %71’e ve %39’a yükseldi.
Bu sonuçlar, K alt soyunun aşıda yer alan H3N2 alt soyundan belirgin biçimde farklılaşmış olmasına rağmen, aşının birçok kişide K alt soyuna ait virüsü tanıyabilen antikorların oluşmasını sağladığını gösteriyor. Başka bir deyişle aşıda bulunan virüs ile dolaşımdaki virüs tam olarak aynı olmasa bile aşının belirli ölçüde koruma sağlaması mümkün.
2026’da dolaşımda olan H3N2 ve H1N1 virüslerinin antikorlar tarafından ne kadar iyi tanındığı başka bir çalışmada daha kapsamlı biçimde araştırıldı. Fred Hutch Kanser Merkezinden Caroline Kikawa ve Jesse Bloom ile Pennsylvania Üniversitesinden Scott Hensley ve arkadaşlarının Eylül 2026’da bioRxiv’de yayımlanan ve henüz hakem değerlendirmesinden geçmemiş çalışmasında Nisan-Ağustos 2026 arasında toplanan 355 serum örneği incelendi.

Araştırmacılar bu örnekleri 148 farklı influenza A virüsüne karşı test etti ve toplam 52 binden fazla ölçüm yaptı. Amaç, kandaki antikorların farklı H1N1 ve H3N2 virüslerini ne kadar iyi tanıyıp etkisiz hâle getirebildiğini belirlemekti. Sonuçlar, grip virüsünün her iki alt tipinde ortaya çıkan bazı yeni genetik değişikliklerin, antikorların etkisini azaltabildiğini gösterdi.

Geçen sezon baskın hâle gelen H3N2’nin K alt soyunun da değişmeye devam ettiği görüldü. Özellikle hemaglutinin proteininin antikorlar tarafından tanınan bazı bölgelerinde yeni değişiklikler ortaya çıktı. Bu değişiklikleri taşıyan bazı virüsler, insanların kanındaki antikorlar tarafından daha zor etkisiz hâle getirildi. Bu durum, K alt soyundan gelişen bazı yeni H3N2 virüslerine karşı, daha önce oluşmuş antikor yanıtının etkinliğinin azaldığına işaret ediyor.

Araştırmanın dikkat çeken bir diğer bulgusu, influenza A virüsünün H1N1 alt tipi ile ilgiliydi. H1N1’in D.3.1.1 adı verilen alt soyunda hemaglutinin proteininin antikorlar tarafından tanınan bir bölgesinde bazı değişiklikler saptandı. Bunlardan biri G155E olarak adlandırılan mutasyondu. Bu mutasyonda hemaglutinin proteinindeki belirli bir amino asit değişiyor. Araştırmacılar, G155E mutasyonunu taşıyan virüslerin bazı kişilerde antikorlar tarafından daha zor tanınıp etkisiz hâle getirildiğini belirledi. Ancak G155E mutasyonunun etkisi katılımcıların hepsinde aynı değildi. Bu mutasyonu taşıyan virüsler bazı kişilerin antikorları tarafından daha zor tanınırken bazı kişilerde antikorların mutasyonu taşıyan ve taşımayan virüslere karşı etkinliği arasındaki fark daha sınırlı kaldı. G155E mutasyonunu taşıyan virüslere karşı antikorların etkinliğindeki azalmanın özellikle ergenler ve genç yetişkinlerden alınan örneklerde daha belirgin olduğu görüldü.

Araştırmacılar bu durumun, farklı yaş gruplarındaki katılımcıların geçmişte farklı H1N1 virüsleriyle karşılaşmış olmasından kaynaklanabileceğini düşünüyor. Çünkü daha önce geçirilen grip enfeksiyonları ve yapılan aşılar, bağışıklık sisteminin yeni karşılaştığı virüsleri nasıl tanıyacağını etkileyebiliyor.
G155E mutasyonu, 2026-2027 grip sezonunun ilk verileriyle birlikte daha fazla dikkat çekmeye başladı. ABD’de 26 Eylül’de sona eren haftada grip testi pozitif çıkan ve virüsün hangi alt tipe ait olduğu belirlenen vakaların %96’sını H1N1 oluştururken H3N2’nin oranı yaklaşık %4’tü. İnfluenza B ise saptanmadı.

Washington Üniversitesinden virolog Alex Greninger ve ekibi de Seattle’daki hastane ve kliniklerden alınan H1N1 örneklerini inceledi. Genetik yapısı yeterince ayrıntılı biçimde belirlenebilen 17 örneğin 13’ünde G155E mutasyonu tespit edildi.
Uzmanlar, bu bulguların henüz sınırlı sayıda örneğe dayandığına dikkat çekiyor. Bu nedenle G155E mutasyonunu taşıyan H1N1 virüslerinin sezon boyunca yaygınlaşıp yaygınlaşmayacağını ya da bu mutasyonun grip sezonunda vaka sayısını ve hastalığın şiddetini etkileyip etkilemeyeceğini söylemek için henüz erken. Oxford Üniversitesinden epidemiyolog James Hay de grip vakalarının erken görülmeye başlamasının, sezonun mutlaka daha ağır geçeceği anlamına gelmediğini vurguluyor.
Grip mi, Nezle mi?
Grip ve nezle sık sık birbiriyle karıştırılsa da aynı hastalık değildir. Her ikisi de solunum yollarını etkileyen bulaşıcı viral enfeksiyonlardır ancak farklı virüslerden kaynaklanır. Grip yalnızca influenza virüslerinin neden olduğu bir hastalıktır. Nezleye ise 200’den fazla farklı solunum yolu virüsü yol açabilir, bunların en yaygın olanları rinovirüslerdir.
Belirtiler birbirine benzese de grip belirtileri genellikle daha ani ortaya çıkar ve hastalık daha ağır seyreder. Ateş, titreme, baş ağrısı, kas ve vücut ağrıları, belirgin hâlsizlik ve öksürük gripte daha sık görülür. Nezlede ise burun akıntısı veya tıkanıklığı, hapşırma ve boğaz ağrısı daha belirgindir. Ateş ve yaygın vücut ağrıları ise daha seyrek ve genellikle daha hafif görülür.
Gripte ateş ve diğer belirtiler çoğu kişide yaklaşık bir hafta içinde düzelir ancak öksürük iki hafta ya da daha uzun sürebilir. Grip özellikle küçük çocuklarda, ileri yaştakilerde, hamilelerde ve bazı kronik hastalıkları olan kişilerde zatürre gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Nezle ise çoğunlukla daha hafif seyreder ancak bazı kişilerde orta kulak ve sinüs enfeksiyonları, bronşit ya da zatürre gibi komplikasyonlar gelişebilir.


İki çalışma birlikte değerlendirildiğinde grip virüslerindeki değişim ile bağışıklık yanıtı arasındaki ilişki daha net anlaşılabiliyor. Geçen sezon yaygın görülen H3N2’nin K alt soyu, aşıda yer alan H3N2 alt soyundan belirgin biçimde farklılaşmış olsa da aşılama birçok kişide bu virüsü tanıyabilen antikorların oluşmasını sağladı. Buna karşılık 2026’da hem H3N2’nin bazı yeni türevlerinde hem de H1N1’de ortaya çıkan değişikliklerin, antikorların bu virüsleri tanıma ve etkisiz hâle getirme etkinliğini azaltabildiği görüldü.
Bu sonuçlar, mevcut grip aşılarının koruma sağlamadığı anlamına gelmiyor. Çünkü laboratuvarda ölçülen antikor yanıtı, bağışıklık sisteminin virüse karşı verdiği yanıtın yalnızca bir bileşenini kapsıyor. Aşının sağladığı korumada antikorların farklı işlevlerinin yanı sıra bağışıklık sisteminin diğer savunma mekanizmaları da rol oynuyor.
Ayrıca NEJM Evidence’da yayımlanan çalışmada yalnızca standart dozda, yumurtada üretilen bir grip aşısı incelendi ve antikor yanıtının yalnızca belirli bir işlevi ölçüldü. Bu nedenle laboratuvarda elde edilen antikor değerleri değerlendirilerek aşının bir kişiyi hastalıktan ne ölçüde koruyacağını doğrudan belirlemek mümkün değil. Araştırmacılar, farklı grip aşılarının ve bağışıklık sisteminin farklı bileşenlerinin birlikte değerlendirildiği yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirtiyor.

Bu araştırmalar, grip virüslerinde yalnızca hangi genetik değişikliklerin ortaya çıktığını değil, bu değişikliklerin bağışıklık sisteminin virüsü tanımasını nasıl etkilediğini de izlemenin önemli olduğunu gösteriyor. Hangi grip virüslerinin dolaşımda olduğunun ve insanların bu virüslere karşı ne ölçüde bağışıklığa sahip olduğunun bilinmesi, sonraki sezonlarda kullanılacak grip aşılarının içeriğinin belirlenmesine yardımcı oluyor.
Kaynaklar


